Persembe saat 10 sularinda kiz kulesini arkamizda birakmistik bile. Bogazin siddetli akintilarina karsi gemideki yandan sarkitmali küçük motoru kullaniyor ve o da yetmeyince küreklere asiliyoruz. Normalde motor yalniz liman giris-çikislarinda ve acil durumlarda gerekiyormus, ama ne rüzgar yelken açmaya elverisli ne de yalniz kürekler yeterli. Bogazda akintilar siddetlendikçe kaptanimiz Fredrik Koivusalo'nun talimatlariyla akintilarin daha az oldugu karsi kiyiya kürek çekiyor ve bu sekilde bir asya bir avrupa gidip geliyoruz. Bogazin akintilarini ilk defa bu kadar yakindan görme firsati buluyorum, bazi yerlerde deniz öyle kabariyorki sanki birbiri üstüne binen küçük selaleler olusturuyor. Daha sonra bir jeologtan Istanbul bogazi hakkinda ilginç seyler ögreniyorum. Örnegin bogazimiz hiçde sandigim kadar eski degilmis ve yalnizca 4 -5000 senelik bir geçmisi varmis. Ondan önce karadeniz gölmüs. Ayrica karadeniz, marmara ve akdenizden ?30 cm. daha yüksekmis.
Istinye'ye vardigimizda saat artik iki olmus ve günün ilk yemek molasini hak etmistik. Günlük rutine göre ögle yemekleri salata seklinde gideriliyor ve varsa hafif bir beyaz sarap buna eslik ediyodu. Tekrar yola çiktigimizda hedefimiz geceyi geçirmeyi planladigimiz Poyrazköy. Fakat bir süre yol aldiktan sonra sadece akintilarla degil ama bogazin ögleden sonra kuzeyden esen rüzgariylada bogustugumuzu anlayinca küçük korunakli bir koyda demirleyip aksami beklemeye karar veriyoruz. Poyrazköy limanina girdigimizde saat 20.30'u gösteriyordu. Bogazi geçmemiz bütün bir gün sürmüs ve güneste artik ufukta yok olup gitmisti.
Bana birisi daha önce bir gün bogazi kürek çekerek hem de 9.yy. modeli bir Viking gemisiyle bu isi yapacagimi söyleseydi herhalde çok gülerdim. Esasinda gemimize ben tekne demeyi daha uygun buluyorum. Zira boyu 12 m., genisligi 3 m. ve kapali bir kabin yada kamarasi yok. 1976 senesinde Finlandiya körfezindeki Lapuri adasinin yakininda bulunan bin senelik batik bir geminin kopyasi bizimki. Heimlösa Rus, yani evsiz yurtsuz Rus (eski tarihlerde araplar Vikinglere Rus diyorlarmis). Aslinda Heimlösa Rus projenin ikinci gemisi. Rus adindaki ilk gemi Letonya açiklarinda batinca bu ikincisini yapmislar. Isin esas ilginç yaniysa, Vikingler 9.yy.'da bu gemilerden yüzlercesi ile gelip Istanbulu iki defa kusatmaya almislar. Ne kadar sonunda basariya ulasamamislar ise de Vikinglerin o tarihlerde Bizanslilara hediye ettigi bazi eserleri ?Topkapi sarayi müzesinde görmek mümkün.
Güzel ve hakedilmis uykudan sonra sabah hiç de temiz olmayan limanda hahve kaynatip siki bir kahvalti ediyoruz. Hava çok durgun ve kapali. Bu günkü hedefimiz olan Sile'ye ormanlarla kapli kiyi seridini seyrederek, yunuslarin esliginde önemli bir sorun yasamadan ulasiyoruz. Aksam gemimizin tas ocaginda, yagda kizarttigimiz istavritleri afiyetle yiyip enerji depolarken Rus projesi diye adlandirilan bu arkeolojik arastirma gezisi hakkinda konusuyoruz..
Bodrum'dan 1 mayista yola çikan ekip iki haftada vardigi Istanbulda üç elemanini benimde dahil oldugum üçüyle degistirip kiyi boyunca doguya dogru ilerliyordu. Projenin hedefi Ineboluya kadar Türkiye kiyilarindan yol almak ve tekrar ekip degisikligi yaptiktan sonra Karadenizi ortadan kuzeye dogru geçip Ukraynada Yalta limanina varmak, oradan da Azov denizinden Rusyanin Rostov kentine ulasmak. Kisin Rusya'da kalacak gemiyle seneye kanallar yoluyla kuzeye dogru çikilacak en sonunda ise çikis noktasi olan Finlandiyaya dönünce de proje tamamlanmis olacak. Niye özellikle bu rota diye soracak olursaniz; daha önce bahis ettigim gibi Vikingler Istanbula kadar gelmis ve devam ederek Karadenizi gezmisler, amaç onlarin bin sene önce izledigi rotalari tekrar gezmek. Bu yüzden gezi arkeolojik önem de tasiyor.
3.gün yolumuz uzun, Sileden Kefkene kadar gidecegiz. Saat altida yoldayiz. Kapali hava öglene dogru açiyor. Bizde bunu firsat bilerek dünden tuzladigimiz Istavritleri iplere gererek günese dogru asiyoruz. Gün oldukça sakin devam ederken kiyiyi bile zarzor seçebildigimiz bir yerde birden birkaç esek arisi bize musallat oluyor. Sadece birkaç tane derken sayilari gittikçe artiyor ve bir anda sayilari yüzleri belki binleri buluyor. Insanin kendini "Katil arilar" filminden bir sahnede sanmasi isten bile degil. Ekibin Isveçli üyesi Jan katran yakip dumaniyla arilari kovmak istiyor ama neredeyse biz bogulacagiz. Sonunda baska çare olmadigini anlayinca yapilmamasi gerekeni yapip bir katliama girisiyoruz. Biz birkaç yarayla kurtulurken arilar yüzlerce ölü vererek pes ediyorlar. Sonunda sahne görülmeye degerdi; yerler tamamiyla ari ölüsüyle kaplanmisti. Geminin temizligini ancak Kefkene vardigimizda yapabilecektik.
Gemi Fin gemisi olmasina ragmen mürettebatta farkli ülkelerden insanlar da oluyor. Su anda gemidekilerden kaptan Fredrik Koivusalo finli ve esasen radyolog doktor, ekibin en büyügü Isveçli Jan Mellring, o da Isveçte tarihi gemi restorasyonu veya benzeri eline ne is gelirse yapiyor. Atso Leikas da Finli bir gemi yapimcisi ve tamircisi. Ekipte Türkiyeyi temsilen yalniz degilim, Kemal Saatçi de Kusadasi marinasi yönetiminde çalisiyor ve Vikinglerimizle orada tanisiyor. Yarin sabah ne yazikki Kefkenden ayrilip isine dönmesi gerekiyor. Proje tamamen gönüllü katilimlarla gerçeklesiyor ve ekiptekiler genelde senelik izinlerini kullanip katiliyorlar. Zaten masraflari oldukça düsük olan gezide merakli insanlarda projeye destek kumbarasina yardimda bulununca bize sadece yol masraflari kaliyor.
Dördüncü gün yolculugumuzn en uzun mesafesini kat edecegiz. Niyetimiz Kefkenden Akçakocaya ugramadan direk Karadeniz Ereglisine varmak. Toplam 60 mil ediyor. Sabah hava oldukça kötü, kapali ve rüzgarli. Denize çikmadan önce en büyük korkum(firtinalari saymazsak) denizin tutmasiydi, bugüne kadar hiçbir sorun yasamadim, ama bugüne kadar hiçde dalga olmamisti zaten. Dalgalar bu gün oldukça ürkütücü, havanin kapali olmasi ise tam bir korku filmi atmosferi yaratiyor.
Midem sabahleyin oldukça fena durumdaydi. Biraz sabir biraz sabir diyerek ögleyi getirince ve hava açinca, kendime gelir gibi oluyorum ve rahatliyorum. Esasinda rüzgar isimize geliyor ve yelkenimizi doldurarak bizi hizla Karadeniz Erglisine dogru sürüklüyor. Karadeniz Ereglisine yola çiktiktan ondört saat sonra aksam karanliginda variyoruz. Yöre halki tarafindan çok güzel karsilaniyoruz, herkes ilgili ve bizi rahat ettirmek için ellerinden geleni yapiyorlar. O aksam balik ziyafetleri ismarlaniyor, rakilar içildi
Ereglide birgün daha geçirecektik. Ekibe bugün Finlandiyadan uçakla Istanbula, oradan buraya gelen iki kisi daha katiliyor; ekibin ilk bayan üyesi Marja-Riitta Topçu ve Seppo Suhonen. Marja-Riitta müzisyen ve sayesinde bundan sonra gemimizde gerçek Viking müzigi de olacak. Ogün artik temizlenme vakti gelmisti ve ilk is tarihi Bozhane hamamina gidip bir güzel paklaniyoruz. Bugün belediye baskanina davetliyiz ve biraz daha resmi olmaliyiz. Bizi gerçekten çok güzel karsiliyor ve sehri gezdirtiyor. Belediye baskaninin turizme açmak istedigi tarihi Heraklia bölgesindeki Üç basli köpegin yasamis oldugu magaraya gidiyoruz. Efsaneye göre magarada yasayan ve halka zarar veren üç basli ejderhayi öldürmesi için Herkülden yardim isteniyor. Herkül de bu isteklerini yerine getirince ona atfen buraya Heraklia ismi veriliyor. Bu magaraya cehennemin agzi da deniliyor. Içeriye dar on-onbes metrelik bir tünelden merdiven ile iniliyor. Içeride çok güzel ve berrak bir göl var. Bu civarda baska magaralarda var. Kilise adi verilen magaranin hristiyanlik dininin ilk ayinlerinin yapildigi yerlerden biri olduguna inaniliyor. Karadeniz Erglisi çok güzel ve temiz bir sehir, dogasi ve denizi de en az sehir kadar güzel. Sehirde ayrica çok aktif kültür senlikleri düzenleniyor ve bu senliklere dünyanin pek çok ülkesinden katilan oluyor. Bu senliklerden en önemlisi çilek festivali. Yörenin Osmanli çilegi adiyla taninan çilekleri oldukça meshur ve alisageldigimiz hormonlu sisirilmis olanlarin aksine küçük ve çok lezzetli. Belediye çalisanlari bize bir sepet özel hazirladiklari çileklerden hediye edip yolumuzun geri kalani için sans diliyorlar.
Sabah yüzüme damlayan yagmur damlalariyla uyandim. Saat besti ve üstümüze tente çekip uykumuza devam etmekle hemen yola çikmak arasinda karar vermemiz gerekiyordu. Kaptanin hemen yola çikmamizi emretmesiyle sorun halloldu ve biz de uyku mahmuru yelkeni ve ipleri hazirlamaya giristik. Bugün Jan'in son günü ve onu Zonguldakta birakmamiz gerekiyor. Dalgalar insani ürkütecek boyutlarda olmasina ragmen kaptanimizi sevindiriyor, çünkü rüzgar buralarda nadir olan lodos yönünden esiyor ve hizla yol aliyoruz. Lodos uzun sürmeyecegi için bizimde acele etmemiz gerekiyordu. Fakat Zonguldakta girdigimiz limandan bu sefer firtina yüzünden çikamiyoruz. Dalgalar karsimizdan öyle siddetli geliyorki burnumuzu disari çikarmamiza müsaade etmiyor. Kaçirdigimiz her dakika için kaptan bize ve saga sola bagiriyordu. Sonunda limandan kisa bir mesafe çikmayi basariyoruz. Ama esas simdi zor kisim geliyor; yelkeni çok hizli bir sekilde açmamiz gerekiyor. Yelken diregin yarisinda takilip daha yükselmeyince bir anda karmasa basladi ve biz dört kisi bir ipe asilirken gemimiz limanin dalgakiranina dogru sürüklenmeye baslamisti bile. Oldukça heyecanli geçen birkaç dakikanin ardindan biz yine yelkenimizi doldurmus ve yolumuza devam ediyorduk. O karmasada birimizin nasil denize düsmedigini hala anlamis degilim, gerçi birkaç plastik poset uçup gitmisti ama o kadarla kaldik.
Bundan sonraki hedef geceyi geçirecegimiz Amasraydi. Uzun ve yorucu bir gün sonunda aksam karanliginda saat 22.30 siralarinda Amasra limanina girdik. Gemimizi limana çekip yerlestikten sonra kisa bir sehir gezisine çiktik. Bu kisa gezi sirasinda bile Amasra'nin çekiciligi bizi etkilemisti ve orada birgün daha gerçirmemiz gerektigine karar vermistik.
Ertesi sabah kahvaltimizi edip kahvemizi içtikten sonra sehri ve çevresini gezmeye çikiyoruz. Sehir surlari içinden, tarihi köprünün üzerinden güzel sehrin her yanini geziyoruz. Deniz fenerine çikip, Boztepeyi görüyoruz Buranin gördügüm en güzel ilçelerden biri oldugu kanaatine varmistim bile. Ben tekneye dönmüs dinlenirken kaptan ve Marja-Riitta oranin okulunun ingilizce sinifina davet edilmisler ve ögrencirlere gemi ve Vikingler üstüne Ingilizce ders vermeye girismisler. Bir süre sonra ekip Ingilizce sinifiyla birlikte gemiye geldi bu onlarin Ingilizce pratik yapmalari için çok iyi bir firsatti. Marja-Riitta da yanindaki Vikinglere özgü müzik aletlerini göstermekten keyif aliyordu. Sahilde yaptigimiz aksam yemegindede herkes bizi seyrediyor ve bir an olsun sikilmamiza izin vermiyor. Merakli bakislar arasinda Türk oldugum anlasilinca bu sefer soru yagmuruna tutuluyorum; nerede yatip kalkiyoruz, gemideki postlar ne postu,yagmurda islanmiyormuyuz, üsümüyormuyuz, tuvalet ihtiyacimizi nasil karsiliyoruz, biz delimiyiz Aksam komsu gemide oturan Amasrali Amasra hayrani Süleyman ile koyu sohbete girisiyoruz. Bize tanidigi bir balik lokantasinda çok güzel midye tavalar yediriyor, rakilar içiriyor... Hepimiz bu inanilmaz konukseverlik karsisinda artik neredyese mahçup duruma düsüyoruz.
Gerçekten de en çok sorulan sorulardan biri nerede nasil yattigimiz idi. Gemide daha önce bahis ettigim gibi kamara yok. Önünde ve ardinda birer kisilik bos yer ve iki yaninda yirmibes-otuz cm. genisliginde boydan boya bank vardi. Bunlarin üzerine kuzeyde soguk iklimlerde yasayan bir geyik türü olan elk geyiginin postlarini serip onlarin üzerinde uyku tulumlarimiz içinde uyuyorduk. Ve belki inanmayacaksiniz ama uzun süredir en güzel uykumu orada o sekilde uyuyordum. Aksam gözümü kapayip sabah tamamen dinlenmis bir sekilde açiyordum.
O gece yagmur yagiyordu ve bizde gemiyi tenteyle kaplamaya üsenip yakindaki kapali olan diskonun tenteleri altina siginip orada uyuduk. Sekizinci gün gelmisti bile ve bende sag tarafimizda uzanip giden sarp dogaya bakip tekrar dalivermistim. Bu kayaliklar içinde kaptanimiz karadenizin üç dogal tam korunakli limanindan biri olan Gideros(Sütlüce) limanini/koyunu ariyordu. Sonunda birbirine benzeyen kayaliklar arasinda girisi buluyoruz ve bir anda bizi Egede sandiracak bir koya giriyoruz. Koy tamamen yuvarlak bir sekle sahip ve etrafi yüksek tepelerle çevrili. Burada kiyiya çikabilmek için bir sandala ihtiyaç var ama kiyidaki lokantada çalisanlar bu konuda oldukça yardimci oluyorlar. Koyun disinda öyle dalgalar varki disari çikabilmemiz için baska bir tekneyle çekilmemiz gerekecek. Aksam Cideye vardigimizda hava henüz karariyordu.
Heimlösa Rus tamamen kaptanimiz Fredrik tarafindan yapilmis. Tahtalari Finlandiyadaki ormanlardan kendi saglamis, üstünde yattigimiz geyik postlarini kendi avladigi geyiklerden hazirlamis. Ayrica ipler at kilindan kendi örmesi ve kap-kacaklar tahtadan, hersey orjinaline uygun sekilde hazirlanmis. Gemimizi/teknemizi gören deneyimli balikçilar bile yaptigimiz isin pek akil kari olmadigini söylüyor ve bu gemiye fazla güvenilemeyecegini düsünüyorlardi. Ama bizle gelselerdi düsünceleri hemen degisirdi. O kadar dalga yedik ama geminin denizden yalnizca otuz cm. yüksekligi olan en alçak kisimlarindan bile içeri en ufak bir su girmedi. Insan kendini bu gemide okyanusta bir ceviz kabugundaymis gibi hissediyor.
Artik benim ve Marja-Riitta'nin gemiyle gidecegimiz son güne gelmistik. Hedef Inebolu. Onlar oradan gerekli bürokratik islemleri hallettikten sonra Ukraynaya devam edeceklerdi. Benim vize almak için vaktim ve param olmadigi için ne yazikki Ineboluda gezimi noktalamaliyim. Deniz bugün inanilmaz sakin. Hava çok sicak ve bunaltici, bizi denize atlamamiz için zorluyordu. Kaptan bir anda gözüne bir koy ve küçük bir kumsal kestirdi. Ben ne yapiyoruz, ne oluyor diye düsünürken, kürekleri hazirlamamiz emri geldi, dümen kaldirilmis ve biz kumsala iyice yaklasmistik. Bir süre sonra geminin tabanindan yere sürtünme sesleri gelmeye basladi. Herkes denize atlayip gemiyi kiyiya çekmeye baslayinca ancak ne oldugunu anlamistim. Kaptan talimatlari Fince verince benim olayi anlama sansim kalmamisti. Geminin altinda salma olmadigi için direk sahile çekmek mümkündü. Ögle yemegi için hazirliklara giristik.
Özledigim birkaç sey vardi sadece Bunlarin en önemlisi raki kokmayan bardaklardi. Bardaklarimiz tahtadan oldugu için ilk içtigimiz rakinin anesonu iyice içine islemisti ve bundan sonra bir türlü bu kokudan kurtulamamistik. Her içtigimiz sey ayni tattaydi. Benzeri çorbamiz içinde geçerliydi. Nedense her yaptigimiz çorbanin, domates olsun, sebze olsun, rengi ve tadi ayniydi. Bunun nedenini bir türlü çözemedik.
Yolun son kisminda yunus baliklari etrafimizda atlayip zipliyor, gemimizin altindan geçiyordu.Ilk defa bu kadar yakina geliyorlardi, sanki uzansak yetisecegiz.Aksama dogru artik Ineboludaydik. Gerekli bürokratik islemleri yapmak ve ekibe yeni katilacak üç Rusu beklemek için birkaç gün burada geçirilecekti. Bundan sonraki günler geminin bakimi, yelkenin balmumuyla izolasyon yapilmasiyla geçiyor. Son aksam bir pastanede eurovision sarki yarismasini seyrederken, gezi boyunca yaptiklarimizi düsünüyordum. Dokuz gün boyunca bir çati altinda bulundugum süre bir iki saati geçmiyordu, bunun disinda hava günesli olsun yagmurlu olsun hep disaridaydik. Yolculuk fiziksel olarak genelde oldukça yorucu olmasina ragmen Istanbula otobüsle döndügüm siralarda kafamim aslinda ne kadar dinlenmis ve rahatlamis oldugunu düsünüyordum. Artik tekrar Istanbul rutinine girmem
| joining the crew | literary production | latest news | main page |